YÖNETİCİLER
OLASI HER TÜRLÜ KRİZE HAZIRLIKLI OLMALIDIR…
Yöneticiler
başında bulundukları işletmede meydana gelebilecek olası krizleri öngörebilmeli,
hissedebilmelidir ki, başlarına geldiği zaman gafil avlanmasınlar... Ve iş
işten geçmiş olmasın.
Amerika
Birleşik Devletlerinde kurulmuş olan Alexander Hamilton Institute’ün,
Philip B. Tack’ın başkanlığındaki bir editörler grubu tarafından
hazırlanmış olan “KRİZ ZAMANI YÖNETİM” kitabında kısaca kriz başınıza
geldikten sonra krizin boyutları, insanlar üzerindeki etkileri ve bu etkilerin
giderilmesi, ekibin yeniden özendirilmesi vs. konularda neler yapılabileceği
konularına değinmiştir...
Philip
B. Tack ve ekibi Kriz Zamanı Yönetim kitabında kısaca;
Kriz başa geldikten, yani gafil avlandıktan sonra neler yapılabileceği
üzerinde durmuşlar... Bir cümle ile ifade edersek
BAŞA GELEN ÇEKİLİR demişler.
Benim
burada ilgilendiğim konu ise hangi türden olursa olsun, kriz başa gelmeden önce
onu öngörmek, hissetmek, algılayabilmek, kestirebilmek üzerinedir...
Başa geldikten sonra, kriz anında krizin boyutunu ölçme ve krizin işletmeyi
karşı karşıya bıraktığı sorunlarla mücadele etmenin maliyeti, her
zaman, krizi önceden hissederek, önlemler alarak krizi sağlam bir şekilde
karşılamanın yada teğet geçmenin maliyetinden mutlaka çok daha yüksek
olacaktır..
Kriz
ne şekilde gelirse gelsin, hissedilmeyip önceden önlem alınmadığında,
geldiği kişi yada kurumda mutlaka tamir edilemeyecek yada tamiri çok uzun
zaman ve maliyet alacak derin izler bırakabiliyor. Kısaca,
kişi, kurum, ülke ya da dünyada, oluştuğu yeri sarsıyor ve olumsuz
yönde müthiş etkiliyor KRİZ...
Bir
gün İzmir Princess Hotel lobisinde Yönetim krulu başkanımız Sn. Sudi Özkan
bey ile oturuyorduk... Beş yıl gibi bir süreden sonra yurt dışından ilk
kez Türkiye’ye gelmişti... Beş yıl aradan sonra Sudi beyin sorabileceği
her türden soruya karşı hazırlıklı olmam gerektiğini düşündüğüm için
çok iyi hazırlık yaptım.. Sudi bey sağlı sollu gönderiyor soruları...
Bende cevaplamaya çalışıyorum... Sorular bitince önceden hazırlayarak
ciltlediğim “Durum Raporu” nu önümüzdeki üzerinde cam olan bambu sehpanın
üzerine bıraktım... Sudi Bey, “O’nu benim için mi hazırladın?” dedi.
“Hayır efendim, kendim için hazırladım. Fakat bir kopyasını Genel Müdür’e
verdim. O size takdim edecektir mutlaka.” Dedim.. Bu arada Sudi bey kalkarak
tuvalete gitti.. Ben de beklerken bir sigara yaktım... Sudi bey geldiğinde yarıyı
bulmuştu sigaram... Birden kaşlarını çatarak, hiddetli bir yüz ifadesiyle,
” Sen benim yanımda sigara içilmeyeceğini bilmiyor musun ?” dedi. Bende
“Bilmiyorum efendim.” Dedim ve hemen sigarayı söndürdüm... Bir kaşını
kaldırarak “ Ben zamanında üç paket içiyordum...” ve bir elini yumruk
yaparak “ Bak bu kalp... kriz gelince ne oluyor biliyor musun ?” dedi...
“Bilmiyorum efendim” dedim... “ Kriz gelince...” dedi, yumruk yaptığı
elin küçük bir parçasını diğer eliyle işaret ederek.. “kalbin böyle
bir parçası ölüyor.” dedi...
Çalkantılı
zamanlarda “yaşama-savaşı oyunu” nun amacı, oyuncu statüsünü
kaybetmeden, rakiplerinizi, alacaklılarınızı, müşterilerinizi ve çalıştığınız
bankaları şaşkınlığa düşürecek derecede çarpıcı bir şekilde oyunu
kazanmaktır.
Oyunu
kazanmak için krizin etkilerini tahmin etmeli, nakit para sağlayabilmeli,
yaratabilmeli, yaşamak ve ayakta durabilmek için yenileme ve ilerleme planını
önceden yaparak onu uygulamalısınız.
Yaşama
savaşı, belirsizliği olduğu gibi kabul etmekle, tanımakla başlar, yani bir
krizin yaklaştığını anlamakla... Kararsız kalmak stresse sokar insanı,
gerilim ve baskı altına alır. Bu durum da dengesizliğe, düşünülmeden alınan
kararlara ve aslında çözebileceğimiz sorunlardan kaçmaya yol açar.
İzmir
Princess Hotel’de bir gün haftalık olağan müdürler toplantısını yapıyoruz...
O zamanlar da Uzak doğu ,Japonya ve Rusya kökenli global ekonomik krizin ağırlığını
Türk ekonomisi üzerinde çokça hissettirdiği günler... Genelde haftalık
toplantılardaki konuşmalarda söz dönüp dolaşıp ekonomik ve finanssal
krize dayanıyordu... O gün de öyle oldu... Konuşma sırası bana gelince “
Krizler sadece ekonomik yada finanssal olmaz, bu bakımdan Otelde önceden
tahmin etmeden başımıza gelebilecek ve işletmeyi olumsuz yönde
etkileyebilecek, olası her şey, her tehlike krizi doğurur.” Dedim ve devam
ettim “ Onun için, dört veya beş kişiden oluşacak bir kriz masası
kurulmasını öneriyorum.” Dedim... “O senin dediğin ancak Amerika’da
olur.” Denilerek önerim kabul edilmedi... Yaklaşık bir hafta on gün sonra
bir Pazar günü öğleden sonra, Yeni Foça’daki Kayınvalidemin yazlığındayken
mobil telefonum çaldı. Arayan kişi
“Dün (Cumartesi) çok aradım seni cep telefonundan ama bir türlü ulaşamadım.”
Dedi. “Bütün gün telefonum açıktı, belki Çeşme’deki şebekede bir
problem olabilir, hayırdır” dedim..”Sorma dün (cumartesi günü) otelin
havuzunda bir çocuk boğulmuş.” Dedi... Çok üzüldüm tabi... Bu arada aklıma
son müdürler toplantısı geldi... Ama artık çok geçti... İş, başa
geleni çekmeye yani krizi yaşamaya gelmişti...
Pazartesi
günü işimin başına gittim... Otel şokta... Yarım saat sonra Güvenlik Müdürü
geldi odama.. Kapıdan girer girmez. “Senin söylediğini yapsaydık, kriz
masasını kursaydık, o masadan otelin havuzunda birinin boğulabileceği
konusu çıkardı ve gerekli önlemleri de önceden alırdık.” Dedi. “Bu
saatten sonra yapılacaklar ölen çocuğu ve otelin prestijini geri getirmez
artık” diye cevap verdim... Güvenlik müdürü gittikten on, on beş dakika
sonra Personel Müdürü geldi odama. O da aşağı yukarı, benim geçen
toplantıda neler söylediğimi hatırladığını vs. aynı şeyleri söyledi...
Aynı
gün top yöneticilerin bulunduğu İstanbul Princess Otel’deki
Group Head Office’den, Oteller Genel müdürü imzalı bir faks
geldi.... Princess Otelleri Genel Müdürlerine, cc Mali İşler Müdürleri...
“ Otellerimizin havuzlarında görevlendirilmek üzere derhal cankurtaran
istihdam etmeleri..........”
Mırıldanmaları,
fısıltıları ve homurtuları duymazlıktan gelirseniz kaybedersiniz. Çözüm
bulmak için size bir çıkış yolu göstereceğine sizi pohpohlayan
personelinize kulak asarsanız da kaybedersiniz. Kısaca böyle zamanlarda hazırlıksız
yakalanırsanız, yakın zamanda üzerinde kafa patlatacağınız bir işletme
de olmayabilir...
Ocak
ayının sonlarıydı, Grup Başkan yardımcısına
bir yazı geçtim... “.....mart
ayının ortası gibi nakit darlığına gireceğiz, projeksiyonlarımız onu gösteriyor,
bu konuda destek alabilir miyiz merkezden?.”... aldığımız cevap, “Beş
kuruş işlemez, başınızın çaresine bakın...”. Kara kara düşünüyorum
ne yapacağız, sezonun açılmasına 1,5-2 ay var. Nakit akışını sağlamak
için üstüne bir ay daha koy... Satıcıları düşünmüyorum onlar iş
sahibi biraz bekleseler de olur ama ya personelimiz, çoluk çocuk bakan
insanlarımız onlar ne olacak... Elektrik, su, sigorta, vergi, personel maaşı,
-krizden dolayı zaten 2 yıl zam yapılamamış- ödenmese olmaz... Düşünüyorum,
çıldıracağım... Beş kuruş işlemiyor, başımızın çaresine bakmamız,
nakit para yaratmamız lazım...
Sonunda
Banquet bölümüne telefon açtım... “ Dolar olarak ileriye yönelik kontratı
yapılmış kaç organizasyon var?” dedim. “alınan kaparoları düşerek
hemen hesaplayın ve bana bildirin!”. Yaklaşık 100.000 USD civarında
kaparosu alınmış kontrat vardı elimizde... Bir yandan da global ekonomik
krizden dolayı, Amerikan Doları almış başını gidiyor... Mali İşler
Koordinatörlüğü kadrosu boş olduğu için, eski mali işler koordinatörü,
yeni başkan yardımcısını telefonla aradım. “ Kontrata bağlanıp da
organizasyon günleri ertesinde sezon/yıl boyunca tahsil edilecek 100.000 USD
var. Bana özel bir kur verebilir misiniz, çarkı çevirebilmek için bu parayı
önceden tahsil etmek istiyorum.” Dedim. “Suadiye Princess oteli USD kurunu
900.000.TL (eski para) olarak sabitlemiş, ne zaman organizasyon olsa bu kuru
uygulayacak, siz de onu uygulayın.” Buna
karşılık, “Onların nakit
sorunu olmasa gerek, benim acil sorunum var, onlar organizasyon gününü
bekleyecekler parayı almak için, ben ise beklemeden kağıt üzerindeki parayı
derhal kasalamak istiyorum, müşterilere cazip gelmesi açısından, sizce USD
kuru 850.000.-TL uygun olur mu?”... “Pekala uygula” cevabını aldıktan
sonra, telefonu kapatıp Banquet/Ziyafet bölümünü aradım. “ USD kontratı
olan tüm organizasyon sahiplerini arayın ve hesaplarını kapatmaları koşuluyla
Dolar kurunu 880.000.- TL uygulayacağımızı ve bunun kendilerine işletmemizin
bir jesti olduğunu söyleyin ve ayrıca her hafta Dolar kurunu 50.000.- TL arttıracağımızı
da ilave edin.” Dedim.
İstanbul’dan
Dolar kurunu 850.000.-TL sabit olarak almış olmama rağmen,
Banquet bölümüne 880.000.-TL ve her hafta 50.000.-TL arttırarak
uygulayın talimatını vermiştim....
Çok
kısa bir sürede, yakınımızda olan nakit darlığını çözdük, kısa bir
süre sonra durma noktasına gelecek olan nakit çarkının, ne personele, ne
satıcılara ve ne de müşterilere hissettirmeden tekrar rahat bir şekilde dönmesini
sağladık, Artan nakit fazlasını da Grup Merkezine gönderdik daha sonra
almak üzere... Çünkü otelde tutamazdık. Casinolardan dolayı Hoca Paşa
Vergi Dairesi ve kiradan dolayı da İzmir İl Özel İdaresi’nin üzerimize
gelip de elimizi kolumuzu bağlamak isteyeceği an meselesiydi...
İstanbul’a
gönderdiğimiz nakit fazlasını merak ediyorsunuzdur. Gönderdikten yaklaşık
yirmi gün sonra Başkan yardımcısı telefon açarak “Sen o paraların üzerine
bir bardak su iç.” Dedi... Paralar, Başkanımız Sn. Sudi Özkan beyin
talimatıyla Su işletmesinin Arsenik ve Bor problemini çözmek için
Tokat/Niksar’a yeni arıtma ve filtre cihazları alımı için gönderilmişti...
Bize işlemeyen beş kuruş, Tokat’daki Niksar Su’ ya işlemişti...
Biz de bir bardak Niksar suyu içtik... İçtik ama hem kendi
problemimizi çözdük, hem de öylesine zor bir zamanda Gruptaki diğer bir işletmeye
yardımcı olmanın hazzını da yaşadık...
Hayatta
kalabilmek için kaçmamak gerek krizlerden, aksine üzerine gitmek gerek
krizin. Şayet genel ekonomi, bulunduğunuz bölge, bulunduğunuz sektör ve şirketinizin
verimliliği gibi konularda kuşkularınız var ve endişe duyuyorsanız bu bir
gerilim yaratacaktır. Sizi kuşkuya düşüren bu sinyalleri görmezlikten
gelirseniz baştan kaybedersiniz..
Ertesi
yıl aşağı yukarı aynı tarihlerde Otelde nakit konusunda yine kırmızı
ışıklar yanmaya başlamıştı... Fakat bu sefer halimizin gerçekten harap
olacağı açıktı... Çünkü bir önceki yıl gibi elimizde nakde çevirebileceğimiz
Banquet enstrumanı yoktu artık... Çünkü Amerikan Dolarının hızlı yükselmesinden
dolayı, Banquet birimine uzun vadede Dolar bazında kontrat yapmamalarını, kısa
sürelerde fiyatları, cari dolar değişim kurlarını baz alıp TL olarak
belirlemelerini ve en fazla 3 ay sonraya TL kontratı yapmalarını, gelecekte
olabilecek dolar kuru tahminleri için benden yardım alabileceklerini belirtmiştim...
İşte bu bakımdan yeni ekonomik duruma göre, önceki yıl yaptığımız para
operasyonundan sonra USD kontratı yapmaktan çark edip, Cari USD kurları
dikkate alınarak yakın vadelere TL kontratı yapılmasına karar vermiştim...
İstanbul
Grup merkezine yazı yazsam ya da telefon açsam verecekleri cevabın aynı
olacağını tahmin ediyordum... Bu yıl da çok kısa sürede nakit para
yaratmalıydık ama nasıl? Bir yandan otel dolulukları % 55 civarında
gidiyordu ve bu durum hiç de iç açıcı değildi.. diğer yandan ekonomik
durgunluktan dolayı müşterilerimiz olan seyahat acenteleri yapacakları ödemeleri
oldukça yavaşlatmışlardı... Kısaca durum vahimdi... Satıcı ödemelerini
epey yavaşlatarak 60-70 güne çekmemize rağmen nakdi yeterli düzeyde çeviremiyorduk...
Nakit rezervlerimiz önce yavaş, sonra artan bir şekilde hızla erimeye başlamıştı...
İşletme, yara alıp sürekli kan kaybeden
insan gibi halsizleşiyor, neredeyse gözleri kararıp yıkılacak hale
geliyordu... Bana bağlı olan mali kadrolardan da panik sinyalleri gelmeye başlamıştı...
Öncelikle
kendi mahiyetimdeki kadroları panik olmamaları konusunda ikna etmem
gerekiyordu.. Bir toplantı yaparak sakin olmalarını, geçen yıl olduğu gibi
bu yılda bu darboğazdan geçeceğimizi ve bu konuda her kesin üzerine düşeni
yapması gerektiğini, gevşememelerini istedim. Her kes inanmış görünüyordu
ama kafalarının içinde şüpheleri olduğu açıktı.. Ya da benim onları
rahatlatmak istediğimi bilerek, inanmak istiyorlardı.. çünkü o aşamada
kimsenin yapacak bir şeyi yoktu.. Bu şekilde kıvranarak ama bütün ödemeleri
de ucu ucuna getirip aksatmayarak mart ayının ortalarına gelmiştik, gelmiştik
ama bıçak da kemiğe dayanmıştı.. Haftalık toplantılarda Genel Müdür ve
diğer departman müdürlerine gereksiz harcamalardan kaçınmamız gerektiğini,
zor bir dönemden geçmekte olduğumuzu vurguluyordum.. Odalar departmanının
satış performansları, genel ekonomik gidişattan dolayı çok düşmüştü,
Yiyecek içecek departmanı satışları iyi ama o birim de yaklaşık % 20 kar
marjı ile çalıştığı için katma değeri yeterli olamıyordu... Daha fazla
nakit akışı sağlamak lazımdı ama nasıl?
Yiyecek
İçecek müdürünü, departmanın satışlarının nasıl gittiğini görüşmek
için ofisime çay içmeye davet ettim. Yaptığımız görüşmede önümüzdeki
2-2,5 ay sonrasına açık ve kapalı alanlarda hiç boş yerinin olmadığını,
ancak bu vadelerin sonrasına gün verebildiklerini ifade etti... Yiyecek içecek
bölümünde sessiz bir talep patlaması yaşanıyordu ama görünen oydu ki arz
talebi karşılamıyordu... bunun nedeni neydi acaba?.. Yaptığımız araştırmalardan
anlaşıldı ki ziyafetler konusunda açık alanlar olarak en büyük rakibimiz
Efes oteli kapanacağından ötürü, belli bir tarihten itibaren ziyafetlerin
satışını durduracaktı...
Otelin
dağ tarafındaki kanadının çatısına büyük bir açık teras yapma zamanı
gelmişti.. Konuyu Genel Müdüre taşıdım. Hiç sıcak bakmıyordu,
“Müzik olacak, odada kalan müşteriler rahatsız olacak, vs. vs.”
ne söylediyse ikna etmek için genel müdürü zorluyordum. “Bahçedeki yada
havuz başındaki müziklerden müşteriler rahatsız olmuyor mu? Oralardan ne
kadar rahatsız olunuyor ise buradan da o kadar rahatsız olunur.” ... Sonunda genel müdür,çatıda boylu boyunca bulunan ve proje
dışı yapılmış olan, işlek olmayan, içinde kırık dökük işe yaramayan
ne varsa her şey olan depoları gerekçe göstererek, “ Ben o depoları yıktırmam,
sen Sudi beyi tanımıyorsun, neden yıktınız der!” dedi. Ben de buna
mukabil “ Evet Sudi beyi tanımıyorum, ama eğer anlatılanlardan biraz olsun
tanımışsam, bence neden yıktığımızı değil, neden yıkmadığımızı
soracaktır, o bakımdan bence bu soruya hazırlıklı olmak lazım. ”
Dedim... Belki on beş gün belki
de daha fazla gecikmeyle onay alınabilmişti..
Teknik
müdürü çağırdım ve hemen bir ekip oluşturmasını, çatıda bulunan
depoları ve başka ne varsa derhal kaldırıp atması talimatını verdim. O
ara inşaat ekibinin havuzun tamiratı ile ilgilendiğini, ve yapacak bir şeyi
olmadığını söyledi. Dışarıdan ekstra çalışacak ekip oluşturmasını,
başlarına da kadrolu inşaatçılardan birini vererek işi başlatmasını.
Ekip oluşturuluncaya kadar da bir iki kişiyi kaydırarak yıkıma başlamasını
istedim.Tarih 28 Nisan, Bu arada Banquet müdürüne de yıkıma başladığımız
andan itibaren yapılacak terası derhal satmaya başlamalarını ve söyledim..
“Nasıl olur ortada salon yok, nasıl ve ne zamana satacağız” dediler..
“ Bir ay sonraya satın, o tarihte hazır burası ve kaparoları da yüksek
tutun, kalan bakiyeleri de 2,3 ay vadeli çek almaya bakın” talimatını
verdim.. Bu arada teknik müdüre de sen havuzla ilgilen, ben de terasla dedim.
Ve terasa çıkış o çıkış tam bir ay boyunca, cumartesi ve Pazar günleri
de dahil olmak üzere, sabah 08,30 da işçilerden önce gelip, gece yarısı
00,30 ya da 01,00 civarında işçileri gönderdikten sonra evime gidiyordum.
Mali işler Müdürlüğündeki tüm işlerimi de terasta halletmeye başlamıştım.
Kravatımı atmış, gömleğimin kollarını dirseklerime kadar sıyırmış
vaziyette işin başındaydım.. Her neyse, ne mühendis, ne mimar, Terası nasıl
ve ne şekilde yaptığımızın detaylarına burada girmeyeceğim.. Dileyenler,
daha sonra King Terrace
linkini tıklayak yapım detaylarını, ve resimlerini görebilirler...
Bu
arada banquet bölümü, başladığından beri terasa müşterileri getirerek,
kontratları yapmaya başlamışlardı. Bana da imza için terasa getiriyorlardı.
Kontratları imzaladıkça yorgunluğum gidiyordu... Bir yandan satışlar ve
nakit akışı için ilave bir kaynak yaratmış, diğer yandan İzmir’de eşi
ve benzeri olmayan azami 1000-1500 kişi kapasiteli ve üzerinde her türlü
organizasyonun yapılabileceği açık bir teras kazandırmış, adını da KING
TERRACE koymuştuk.
Teras
31 mayısta bitirilmiş ve 1 haziran itibariyle çalışmaya başlamıştı... 4
haziran itibariyle merak edipte imzalanmış kontratların toplamını istediğimde
eski para birimiyle 160 milyar TL ye dayandığını gördüm. Artık mali
anlamda rahatlamıştık.
Şimdi
bazılarının “buraya hiç para harcamadın mı?” Şeklinde bir soruyu akıllarına
getireceğini düşünerek o konuya da değinmek istiyorum... Evet buranın yapımına
epey para harcadık, hem de tüm prosedürlerin dışına çıkarak ve hiç
kimseden de (özellikle de grup merkezinden) onay almadan, her türlü riski de
göze alarak epey para harcadık. Yalnız, şunu ifade etmeliyim ki, harcadığımız
paranın iki katı gibi bir parayı, satıcılardan katkı payı olarak sağlayarak,
hem terası maliyetsiz bir şekilde çıkardık ve hem de patronumuzun cebine 30
milyar civarında para koyduk.. Tabi paraları nakit olarak almadık, katkı
bedeli olarak fatura kestik ve borçlarımızdan indirdik veya alacaklı duruma
geçerek malzeme alarak hesapları kapattık. Bu arada Efes pilsen, Kavaklıdere
şarapları ve Pınar et gibi firmaları da bu konuda ikna etmek pek kolay olmadı..
Ama sonunda başardık. Efes Pilsen’in konuyla ilgilenen müdürünün “Efes
Pilsen, tarihinde en büyük katkıyı size sağlamıştır.” Sözü hala hatırımdadır.
Kavaklıdere Şarapları firma yetkilileri de aynı ifadeleri kullanarak katkı
sağlamışlardır. Çalıştığımız Coca Cola firmasından ise bizden önceki
mali işler müdürünün düşünmeden yapmış olduğu kontrat yüzünden
elimiz kolumuz bağlı olduğu için, ne kadar zorlasak da hiç bir katkı sağlanamamıştır.
Kontratın arkasına sığınarak hiçbir katkıda bulunmamışlardır...
Bu
terasın yapımında bana “vardiya onbaşısı” ismini takanlar, Otelin para
probleminin çözümü ile uğraştığımın farkında bile değildi...
Neden sabah 8,30, gece yarısı 00,30 – 01,00 arasında hep terasta oluyordum?.. Ekstra çalışan işçilerin -sürekli vinç ile çatıda çalışmaları tehlike arz ettiğinden, olası tehlikelere karşı uyarıcı olmak ve güvenli bir şekilde çalışmalarını temin için orada olarak, fedakarlık yapmak zorunda hissettim kendimi, Bir keresinde fazla yüklemekten dolayı vinci sabitleyen arka ayak patladı, bir başka sefer de ise vincin destek ayaklarından birine eğreti olarak dayanmış, aşağıya indirilmeyi bekleyen eski bir yatak bazası, kayarak emniyet kemeri bağlı olmayan kadrolu teknik dep. inşaat personeline çarpıyordu... o anlarda büyük tehlikeler atlatmıştık... işte bu gibi tehlikelere karşı elimden geleni yapmak için orada vardiya onbaşılığı yapıyordum...
Efes
otelinin kapanacak olmasıyla oluşacak yoğun banquet talebini, kısa sürede
kapasiteyi arttırarak dengelemiş ve – İstanbul’dan da beş kuruş işlemediği
için- işletmenin düşüş eğilimine giren nakit rezervlerinde de ters yönde
bir hareket başlatmıştık.
İşimizin
gereğini yapmış ve çok yakın bir zamanda oluşacak nakit krizini oluşmadan
çözerek, başta personel olmak üzere yapılacak ödemeleri aksatmayarak
kimseyi mağdur etmemiş ve zor bir zamanda da olsa oyunu kuralına göre oynamıştık...
Haziran
sonuna yaklaştığımızda ise Oteller genel müdüründen bir yazı geldi...
şöyle diyordu, “ Otel işletmelerimiz bütçelerinde belirledikleri
hedefleri yılın ilk yarısı itibariyle gerçekleştiremediklerinden mevcut bütçelerinin,
yeni forcastlere göre revize edilerek yeniden merkeze gönderilmesi.....”
O
yıl Gruba dahil diğer tüm oteller bütçelerinde hedefledikleri karları
azaltarak revize etmiştir. Biz de bütçemizi revize ettik, önceki hedeflediğimiz
karları, teras yapımından dolayı, Yiyecek içecek departman bütçesini, ve
dolayısıyla otel bütçesini ilk yıl olduğu için yaklaşık 200.000 USD
arttırarak olumlu yönde revize ettik ve gerçekleştirdik...
Tozları
ve kırıntıları hiçbir zaman halının altına süpürmemeli ve göz ardı
etmemeliyiz. Yapılması gereken neyse onu yapmalı, kararsız kalmamalıyız.
Yaklaşan
krizlerden korkmamalıyız, onları birer atlama taşı olarak kullanmalı ve
lehimize çevirmeyi becerebilmeliyiz.
Kriz
kelimesinin Çin lisanında karşılığı “Wei-ji” dir. Wei tehlike, Ji ise
fırsat demektir. Neitzche’nin söylediği
gibi, “Yükselen bir yıldız, ancak bir kaosdan doğabilir”. Bu bakımdan,
İşletmenizi kriz ortamlarında yükselen bir yıldız yapmak istiyorsanız,
krizin getirebileceği fırsatları azami ölçüde değerlendirmeniz gerekir...
Ve unutulmamalıdır ki işletmelerde kriz, şayet önceden algılanır ve önlem
alınırsa, büyümeyi teşvik eden bir durumdur.
Çok
sıcak bir yaz günüydü. Günlerden de cumartesi. Otelin teknik müdürü telaşlı
bir şekilde ofisime geldi... “Kuyudan su gelmiyor, bahçeyi sulayamıyoruz,
çimler ölecek, mutlaka yeni kuyu açmamız lazım.” Dedi. Daha önceleri de
gelmişti ama her defasında “ Suyu verimli kullanın.” Deyip başımdan
savmıştım... Fakat bu sefer gidecek gibi değildi... Kararlıydı yeni kuyu açtırmaya,
çünkü su gelmiyordu... çimler ölecekti, sonunda patron da canımıza
okuyacaktı... Teknik müdür genel müdürle de görüşmüş onun da mutlaka açılsın
dediğini araya sıkıştırdı... Kuyu açtıracakları firmanın yetkililerini
de çağırmışlar, en son beni ikna etmeye kalmış iş anladığım kadarıyla...
“Nerede
kuyucular, söyle gelsinler” dedim teknik müdüre, teknik müdür biraz
rahatlamıştı... Kuyucular geldiler ve başladık görüşmeye... “ Nedir bu
kuyunun durumu.” dedim son derece profesyonelce “ Kuyu çökmüş beyefendi,
ölmüş bu kuyu hayır gelmez artık. Yenisini açmak lazım.” Dediler. Hatta
ne şekilde çöktüğünün çizimlerini bile yapmışlar bu çizim üzerinde
anlatmak da anlamakta daha kolay olur diye düşünmüşler. Çizimlere baktık
beraberce, çizimler üzerinden soğuk su kuyusunun nasıl çöktüğünü
anlamam daha kolay oldu... Adamlara dedim ki “ Kuyunun içine girdiniz mi?”
biraz bozulmuş bir şekilde “pes yani” der gibi, “ Beyefendi biz 30
senedir bu işi yapıyoruz. Suyun gelişinden anlamaz mıyız.” Bunun üzerine
ben tekrar “Kuyuyu açıp baktınız mı?” dedim.
“Bakmadık,
gerek de yok zaten, çünkü çöktüğü belli..”, “yapmamız gereken bu su
kuyusunu olduğu gibi körleyip hiçbir masraf yapmamak, yerine yeni kuyu açmak..”
diye eklediler teknik müdürle beraber... bende “Olmaz, kuyunun içinde güçlü
ve gayet iyi çalışan bir dalgıç pompa var, o pompayı istiyorum.” Dedim
ve ilave ettim; “Kuyu çökmüşse bile dalgıç pompayı çıkaralım, tamir
ve bakımını yaptırır tekrar kullanırız.”
Hep
beraber dağın yamacında olan kuyunun başına gittik, Caraskal istedim,
kuyunun başına kurdular. Daha sonra kuyucular büyük boru anahtarlarıyla su
borusunun bağlantı yerlerini zorladılarsa da açamadılar...
“Borular zaten adisinden kullanılmış ve pas yapmış, gördüğünüz
gibi açılmıyor, boşuna uğraşmayalım, körlemek lazım bu kuyuyu...”
diyerek açmakta isteksiz olduklarını belirttiler...
Diğer
yandan, Su kuyusu, Balçova barajına çok yakın bir yerde, dolayısıyla baraj
gölünün altından sızan sularla besleniyordur bu kuyu diye düşünüyordum...
Barajda su olduğuna göre, kuyuda da mutlaka su olmalı.. Ancak baraj kurursa
bu kuyu da o zaman kurur diye düşünüyordum sessiz kalarak...
Teknik
müdüre “Adamlarına talimat ver oksijen kaynağını buraya getirsinler”
ayrıca “ 50-60 cm.lik sağlam iki adet demir çubuk,100 m nin üzerinde ve
bir parmak kalınlığında halat ve bir büyük çekiç de getirsinler”
dedim. Malzemeler gelince “Önce su borusuna karşılıklı iki delik açacaksınız,
sonra demir çubuğu bu iki delikten geçireceksiniz, daha sonra bu deliklerin 5
cm yukarısından boruyu keseceksiniz, sonra caraskalın kancasını demir çubuğa
takıp yukarı çekeceksiniz, daha sonra tekrar aynı işlem motoru çıkarıncaya
kadar devam etsin” dedim... Nihayet motoru çıkardık...
sıra kuyunun çöküp çökmediğini anlamaya geldi. Çekiçi halatın
ucuna bağlayıp kuyunun içine salmalarını söyledim... Bu işi kuyucular
yaptı. Halat belli noktaya gelince halatı yukarı aşağı sallayıp yüzünü
de ekşiterek, “balçık var bu kuyuda” dedi.. Halbuki motor temiz çıkmıştı
ama emin olmak istiyordum.. “Çekiç dibe dayanıncaya, ip gevşeyinceye kadar
indirin” dedim. Sonunda ip gevşedi.. “Şimdi çekin yukarı”... İpin
belli bir bölümden sonrası sadece ıslanmıştı... “ Bu mu çökmüş
kuyu? Diye sordum.. “Bu kuyuda çökme falan yok, ben motorun kırılan
baklaları tamire ve aynı zamanda da bakıma göndereceğim. Bu arada
paslanmayacak galvaniz borular alalım, sizde açmışken kuyunun temizlik ve
bakımını yapın, sonra yeni borularla motoru tekrar yerine takarak su üretmeye
başlayalım” dedim.. Bunun üzerine kuyucular biraz bozulmuş bir şekilde
isteksizce “Beyefendi, biz buraya kuyu açmak için geldik. Kuyu açtırmayacaksanız
biz bu işleri yapmayız kusura bakmayın” dediler. Ben de defolun gidin, bir
daha da bu otele adımınızı attığınızı görmeyeyim” dedim..
Motorun
bakımını Nazilli’deki Alarko servisine yaptırdık, gıcır gıcır olmuştu,
yenilenmişti motor.. Kuyunun temizlik ve bakımını ve galvanizli borularla
motorun takılması işini başka firmaya yaptırdık.
Startı verdik ve motor tekrar çalışmaya ve kuyudan su üretmeye başladı...
Ertesi
gün teknik müdür tekrar geldi ofisime “ Kuyudan gelen su yeterli değil,
motor 24 saat çalışmasına rağmen çıkan su bahçeyi sulamaya yetmiyor” dedi.
Kuyunun
motor şalterini indirerek, teknik müdürle beraber kuyunun başına çıktık
yine.. Telsizle 100 metre 2 li elektrik kablosu ve bir akım ölçer ve bir şerit
metre (ohmmetre) istemesini söyledim. Malzemeler gelince elektrik kablosunun
bir ucunu akım ölçere bağlanmasını, diğer ucunun bir teli 20-30 santim aşağıda,
diğeri de yukarıda olacak şekilde kesip uçları açıkta olacak şekilde,
kuyuya yavaşça indirmelerini söyledim. Bir yandan da Ohm metreye bakıyordum.
Bir noktada cihazın ibresi oynamıştı. Durmalarını söyledim.. Kablonun
kalan kısmını kuyu başına kadar ölçüp toplam uzunluktan çıkarınca
kuyuda kaç metrede suyun olduğunu anladık. Su 60 metredeydi. Teknik müdüre
telsizle şalteri kaldırmaları talimatını vermesini söyledim. Şalter kaldırılınca
motor çalışıp su azalmaya başladı. Azaldıkça elektrik kablosunu aşağıya
indirmeye devam ettik ve sonuçta; 97 metreye inince su, şalteri tekrar kapattırdık.
Çünkü motor o kadar derindeydi. Boşa çalışması hava basması demekti,
buda bir sürat teknesinin kıçtan takma motorunu suyun dışında çalıştırmak
gibi bir şeydi, yani motorun ömrünü daha çabuk kısaltırdı..
Suyun 97 metreye inmesi 30 dakika almıştı... Bu veriyi de bir kenara
koyduk.... Şimdi motorla 30 dakikada boşalttığımız suyun kaç dakikada
dolduğunu anlamaya gelmişti.. Motor durduktan sonra Suyun kuyudaki 60 metreye
tekrar gelmesini ise devamlı ölçerek 15 dakika olarak tespit ettik.. Ne kadar
beklediysek de 60 metreden yukarı gitmiyordu su...
Artık
her şey açıktı.. Geriye bir tek su 60 metredeyken suyun saniyedeki debisini
ölçmek kalmıştı. Onu da 10 litrelik bir kova ile suyun altına 1 sn tutarak
5,5 – 6 litre olarak tespit ettik...
Sonunda
Teknik müdüre “Kuyunun dalgıç motorunun enerji hattına mekanik bir timer
bağlayın ve timeri, motoru yarım saat çalıştırıp on beş dakika
dinlendirecek şekilde ayarlayın” talimatını verdim.
Günde
24 saat motor çalıştırarak 90-100 ton civarında alınan soğuk su, 16 saat
motor çalıştırılıp 8 saat dinlendirerek 220 tona çıkmıştı kuyudan su
üretimi... Bu mali anlamda şu hesaba tekabül etmekteydi; Fazla çıkarılan
suyun belediye fiyatlarıyla tutarı, yılda otelin 1,5 aylık tüm personel maaşı,
yada tüm mali işler müdürlüğü kadrosunun 6 aylık maaşı... üçte bir
oranında enerji tasarrufu da cabasıydı..
Teknik
müdür ertesi gün tekrar ofisime geldi... hafifçe tebessüm ederek “Bir
daha su ve kuyu deme sakın” dedim. Bu sefer isteğinin su olmadığını,
artan sudan dolayı depoların yetersiz olduğunu, yeni depo yapılması gerektiğini,
onunda yerini bulduğunu, diğer depoların yanına sadece bir kanada tek bir
perde beton atılarak yapılabileceğini söyledi.. Gidip baktık, yer biçilmiş
kaftan, hemen 70 tonluk bir depo yaptırdık... Bahçe sulamadan artan suyu da
bir şebekeyle diğer kullanma suyu depolarına bağladılar...
Otel
açıldığından beri her yaz karşılaşılan bahçe sulama ile ilgili su
krizi artık bir daha gündeme gelmeyecek şekilde tarihe gömülmüştü.. Diğer
yandan da 25-30 bin USD masraf edip de yeni kuyu açtırmamıştık. Termal bölge
olduğu için yeni kuyu aynı soğuk su damarına 50-100 metre daha ileriye açılmış
olacaktı, yani yeni kuyu açmakla suyun rezervini arttıramayacaktık...
Önemli
pozisyonlardaki departman müdürleriyle ve kısım şefleriyle gerilim
yaratabilecek olayları tartışmanızı öneririm, onlara hazırlıklı olup
olmadıklarını sorun. İçlerinde “No problem” yada “Hazırlığa gerek
yok” diyenlerin, umursamaz tavır takınanların olduğunu da göreceksiniz.
Bunlardan sakının ve onları başınızdan atın. Eğer onların bu tutumu işletmede
yayılmaya başlarsa, işi önemseyen insan bulamayabilirsiniz. Böylece işin
ciddi olduğunu ve ortada gerçekten de bir problem olduğunu anlayana kadar işletme
kriz içine girerek felce uğrayacaktır. Bu gidiş zamanla kişisel kavgalara,
suçlamalara, moral bozukluğuna ve sonunda da çöküşe yol açacaktır...
Alt
kadrolarınızı, yürekli, işbirliği yapabilme yeteneği yüksek, cesaretli,
dürüst, oyunu kuralına göre oynayan, toz ve kırıntıları halının altına
süpürmeyen, eğitimli ve bilgili kişilerden seçin.
Otel
genelinde kabul görmeyince, Mali İşler Müdürlüğü’nde, bağlı
departmanları da kapsayacak bir şekilde bir kriz masası oluşturmuştum. 3-4
kişiden müteşekkildi. Hafta içinde masanın üyeleri zaman zaman bir araya
gelerek çalışmalar yapıyor, haftada bir gün ben de kriz masası ile
ofisimde ulaştıkları neticeler konusunda görüşüyordum....
Bakın
neler çıktı masadan, Yangın söndürücülerin yetersiz olduğu anlaşıldı,
diğer birimlerden takviye yapıldı. Herhangi bir yangın ya da deprem anında
Mali İşler biriminin elektrikleri kesebilmek için sigorta ve şalterler yapıldı.
Deprem esnasında Ambar, cost, kasiyerler ofisi ve satın alma birimleri 3-5
saniye gibi çok kısa bir sürede otelin personel kapısından kolayca tahliye
olabiliyorlardı. Cost birimi önceleri uzaktaydı fakat onu da satın alma
biriminin yanına taşınmasını sağlamıştık. Fakat A katında, yani yönetim
katında bulunan, Finansman ve muhasebe birimlerimizin tahliyesi ise otelin
fiziki konumundan dolayı çok zaman almaktaydı. Bu bakımdan öncelikle
veznede bulunan ve içerden cam tarafına yapılmış demir parmaklık kaldırıldı
ve veznenin tüm camları security camlarla değiştirildi. Pencere vasisdas şeklinde
açıldığı için, insanların kolayca tahliye olabileceği normal açılır
bir hale getirildi ve pencerenin açılmasını engelleyecek nesneler arkasından
kaldırıldı. Aynı şekilde Mali İşler Müdürü ofisindeki pencere de
normal hale getirildi. Muhasebe ve finansman ofisindeki pencereler de yangın,
deprem gibi tehlikelere karşı
kolay tahliye olunması için vasisdas şeklinde açılan pencereler, normal açılır
şekle getirilmiştir. Çünkü bu
pencerelerden zemine 1,5-2 metre yükseklik vardı. Ve hanım çalışanlar bile
deprem esnasında kolayca atlayarak rahatlıkla tahliye olabileceklerdi artık..
Bunların anlattıklarımın hepsi Mali İşler Müdürlüğü kriz masasınca
ortaya konulmuştur. Ben de çorbada tuzum olsun diye, herhangi bir tehlike anında
canımızı kurtarmanın yanında elektronik ortamda, bilgisayarlarda oluşturduğumuz
datalarımızı da kurtarmamız gerektiğini ilave ederek, bilgi işlem müdürlüğüne
3 adet tüm dataları içeren kartuş hazırlattım. Kartuşların biri aşağıda
bilgi işlem ofisinde, diğeri bende ve bir diğeri de en kolay tahliye
olunabilen ambar biriminde herhangi bir tehlike anında
tahliye olurken yanımıza alabilmemiz için muhafaza altına aldık, Bu
datalar haftanın belli günlerinde Bilgi İşlem Müdürü tarafından güncelleniyordu..
Daha sonra yangın ve deprem konusunda, mali işler müdürlüğü kriz masasının
çalışmalarını “Yangında ve depremde yapılacaklar” şeklinde büyük
harflerle yazarak çerçeveletip birimlere astık.
Artık
bu gibi tehlike anlarında herkes,panik olmadan neler yapacağını, nerelerden
ne şekilde tahliye olacağını, tahliye olduktan sonra otel bahçesinin güvenli
olarak tespit edilen bir yerinde nasıl toplanacağını, ve birimler kendi
personellerini nasıl kontrol edeceğini, kimlerin ambulans yada itfaiye için
haber vereceğini biliyordu.
Tabi
bu arada mali işler müdürlüğü kriz masasının toplantı tutanaklarının
bir nüshasını da toplantı neticeleri olarak Başkan yardımcısına gönderiyorduk
bilgisi olsun diye... Bir gün bir telefon geldi başkan yardımcısından, “Çok
güzel bir şey yapmışsınız, burada (İstanbul’da) soruyorum millete yangın
ya da deprem olursa ne yapacaksınız diye, kimse bir şey bilmiyor, burada da
yapılması lazım böyle çalışmaların..” dedi...
Artık
içimiz rahattı, bir müddet sonra İzmir deprem bölgesi olduğundan biraz
sallandık ama uzun sürmedi... Çok korkmuştuk.. Personele şu talimatı
verdim. “Panik olmayın, eğer sallantı 5 saniyeden fazla sürerse hemen
tahliye olun...” Çok şükür uzun bir süre tekrar deprem olmadı... Umarız
hiçbir zamanda olmaz... Unutulmamalıdır ki hiç bir işyeri fazla önlem aldı
diye iflas etmemiştir.
Eşimin
rahmetli dedesi Hasan efendinin çok hoşuma giden bir sözü vardı, “ Sen önünü
kış tut, yaz çıkarsa bahtına.” Derdi...
Bulgaristan
Sofya Princess Hotel’de görev yapığım günlerden bir gün, Princess
International Grup başkanı ve aynı zamanda sahibi Sudi Özkan bey geldi
otele, yalnızdı, Otelin genel müdürü senelik izinde olduğundan genel müdürlüğe
vekalet ediyordum... Değişik konularla ilgili görüşmelerden sonra vakit akşam
yemeği faslına gelmişti. Sudi beyin otele her geldiğinde oturduğu, otel
tarafındaki casino girişinin hemen solundaki masayı hazırladılar, ben başkanımız
Sudi beyin sol yanında oturuyordum... Masa kalabalık Grubun Bulgaristan’daki
tüm üst düzey yetkilileri emre amade vaziyette hazır masada...
Mezeler,Yemekler çok zengin, ustamız da konusunda ehil... Krallara layık bir
sofra... Bir yandan da Herkes Başkanımıza brifing veriyor... Bu arada Sudi
bey mezelerden bir tabak çiğ köfteyi limon sıkarak, marul yapraklarına
dolayıp yedi, Bir tabak da lahana dolmasını afiyetle indirdi mideye, belli ki
acıkmış.. Sonra mercimek çorbası
geldi, çorbadan sonra adana usulü kebaplar... Koca ana yemek tabaklarına maşa
servisi yapılıyordu... Sudi beyin tabağını doldurdular her çeşitten.. Ben
sağlığına zararlı olacağı için yemez, bırakır diye düşünmeye
kalmadan tabakta hiçbir şey kalmadı... Garsonlar durur mu boşalan koca tabağı
yine doldurdular.. Tehlike çanları çalmaya başlamıştı kafamda.. Odada
yalnız kalacak, yanında eşi ve çocukları yok, bir şey olursa ne yaparız,
o sadece 4 çocuk babası değil, grupta çalışan binlerce kişinin babası
diye kara kara düşünmeye başladım. Masada bir şey de söyleyemiyorum,
korkuyorum tabağı, çatalı kafama geçirir diye.. Aklıma İstanbul Princess
Hotelde kalp krizi geçirdiği zaman son saniyede hastaneye nasıl yetiştirdiklerini
anlattıkları geliyor ve ter basıyordu bütün vücuduma...
Salon
şefini sol yanıma çağırarak nöbetçi müdürlük yapan Yiyecek içecek müdürünü
yanıma çağırdım.. hemen geldi. Sudi bey anlamasın diye sol tarafımdan
yiyecek içecek müdürüne “Bana
bu akşam tam teşekküllü bir ambulans ve iyi bir kardiyolog bul.” Diye
talimat verdim. Saati göstererek “Saat 20:30, bu saatte nereden bulayım.”
Dedi. “Nereden bulursan bul, ama mutlaka bul.”
Dedim. Araştırmak için
gitti ve yarım saat sonra tekrar masaya geldi. Elinde 2 adet teklif, biri ucuz,
diğeri pahalı, “Sen ne diyorsun dedim.” Pahalı olanı yani günlük 800
Bulgar levası olanı tercih etsek daha iyi olur, onların ambulansı son sistem
her türlü müdahale yapılabiliyormuş dedi” bunun üzerine Sudi Baba’ya
çaktırmadan “Tamam” dedim.. Bu arada Sudi bey ikinci kebap tabağını da
afiyetle bitirdi, sonra meyvalar yendi ve daha sonra masadan kalkarak casino
tarafına geçtiler... Ben casino tarafına gitmedim..
On
on beş dakika sonra da Doktor ve ambulans gelmişti otele, nöbetçi müdüre,
doktora ve ambulans şoförüne Sudi beyin kaldığı King Suitin yanındaki
odalardan vermesini söyledim.. Ambulansı da aşağıdaki otoparka değil de
otel çıkış kapısının sağ tarafına olacak şekilde park edilmesi ve önünün
de kapanmaması talimatını verdim.. Daha sonra istediğim gibi yerleştirdiklerini
bildirdiler... Bunun üzerine doktoru lobiye yanıma çağırmalarını söyledim.
Doktor geldi, tanıştık... sonra doktoru alıp casino tarafına geçirdim ve
uzaktan Baba’yı gösterdim tanıması için. Ondan sonra da doktora “ Bak
doktor bey, Baba burada kaldığı müddet boyunca sen de burada olacaksın, eğer
baba odasına çıkarsa sende odanda olacaksın, lobideyse lobide, casinodaysa
casinoda olacaksın. Çok fazla yemek yedi ve odasında yalnız kalacak. Eğer
Baba’ya bir şey olur da müdahale edemezsen seni bu otelden çıkarmam”
dedim. Biraz bozuldu, sonra ben de üzüldüm o şekilde söylediğim için ama
işin ciddiyetini anlamalıydı...
Bu
arada resepsiyondaki görevlilerden bir not kağıdı istedim, kağıda
Baba’ya hitaben bir not yazdım... “Sudi Baba, bazı riskler vardır ki göze
alınmaz... Bu akşam çok yemek yediniz, herhangi bir şey olursa telefonla şu
numaralı odayı tuşlayın, doktor anında gelecektir.”..... Notu Başkanın
odasına gönderdim... Elektroşok cihazına kadar her şey hazırdı yan odada
fevkalade bir durumda müdahale için...
Saat
23:30 sularında Baba yatmak için odasına çıktı.. bende artık
yatabilirdim. On dakika sonra da içim rahat bir şekilde odama çıktım. Tam
duş almaya hazırlanıyordum ki, bir telefon geldi. “Oğlum bu not nedir ?”
diyordu Baba. “Sudi Baba aynen okuduğunuz gibi, çok yemek yediniz” dedim.
“ Ne yemişim, sen benim lokmalarımı mı sayıyorsun?” dedi. “Lokmalarınızı
saymıyorum ama çok fazla yediniz...”, Baba biraz daha sesini yükselterek
“ Ne yemişim!, ne ambulansı!, ne doktoru!” dedi.
Bende başladım yediklerini saymaya... Sözümü keserek “ Şimdi seni
de doktoru da hepinizi hastaneye göndereceğim!!!” dedi. Ve telefonu yüzüme
kapattı... Çok üzülmüştüm...
Dön
sağa, dön sola uyuyamıyorum. Sonunda uykusuz bir şekilde sabahı edip
ofisime gelerek çalışmaya başladım.... Bilgisayarda çalışmaya dalmışım...
10:00- 10:30 civarıydı ve odamdaki tercümanın bana seslenmesiyle kendime
geldim. Kafamı kaldırdığımda Sudi baba ofisimdeydi... Hoş geldiniz efendim
derken hemen toparlanıp ayağa kalktım ve ceketimin düğmelerini ilikledim.
“Oğlum ben sana dün akşam kızdım ama iyi ki doktoru çağırmışsın.
Saat 03:30- 04:00 gibi casinoda bir olay olmuş, onlara çok sinirlenip fenalaştım
ve müdahale etmesi için Doktoru çağırdım” dedi. Ben de “Başkanım,
tedbirden kimseye zarar gelmemiştir. Odanızda yalnız kalıyorsunuz, burada
kaldığınız müddet boyunca doktorun burada olmasında yarar var.” Dedim.
“Tamam oğlum işine karışmıyorum... Ama keşke masada söyleseydin çok
yeme diye” dedi... “Ben...,
masada..., size söyleyeceğim çok yemeyin diye, siz de benim kafama tabağı,
bardağı, çatalı geçirmeyecektiniz” dedim... Gülerek “ Doğru söylüyorsun,
geçirirdim” dedi...
Başkanımız
otelden ayrılıncaya kadar doktor otelde konakladı. Daha sonra doktoru da çok
teşekkür ederek uğurladık... Sıra hastanenin bayağı yüklü olan faturasını
ödemeye gelmişti.. Fakat fatura bir türlü kesilip otele gelmiyordu..
Sonradan anladık ki bu hastane, başkanımızın hayır olsun diye çok
miktarda yardım ettiği bir hastaneymiş... “Doktorumuz ve ambulansımız ne
kadar kalırsa kalsın para istemeyiz, her zaman da çağırabilirsiniz bu gibi
durumlarda” dediler...
Bir
işletmede, Yüksek mal stokuyla çalışmayı, düşük alacak devrini, yüksek
borç devrini, nakit sağlamayacak, satışları arttırmayacak aksine nakit
azalışı sağlayacak ölü ve verimsiz yatırımlara teşebbüs edilmesini,
Marka, ürün, yada hizmetle ilgili olarak işletmenin zedelenen itibarını,
bunların yanında , kalitesiz, bilgi seviyesi düşük, muhakeme kabiliyeti
olmayan personel yada yönetici kadroların mevcudiyetini ve yüksek personel
devrini, felaket habercisi olarak görebiliriz.
İşletme
gerilim altındayken problemler çözülemez. Krize hazırlıksız girildiğinde
ise, kriz ancak yaşanır. Buna bir başka örnek olarak, İzmir Princess
Hotel'de göreve başladığım 1998 yılının eylül ekim aylarında yaşadıklarımızı
gösterebiliriz...
1998
haziran ayı gibi uzak doğu krizi başlamış dalga dalga, dünyaya yayılıyordu.
Gazeteler, televizyonlar bangır bangır bağırıyordu...Yaptığımız haftalık
müdürler toplantılarında, 350 ye varan personeli üzülerek de olsa bir an
önce azaltmamız gerektiğini her
defasında tekrarlıyordum. İlk birlikte çalıştığımız genel müdür,
personeli kesinlikle azaltmadığı gibi, oturmuş oda fiyatlarını da yarı
yarıya indirmişti satışları arttırmak gayesiyle... Fiyat indirmesi ek bir
talep yaratmadığı gibi mevcut talebin de yaklaşık yarı fiyatla konaklamasına
imkan tanıyordu.. Sonuçta yarı
yarıya indirdiği fiyatlarla doluluğu arttıramadı, personel azaltılmasını
da yaklaşık 8 ay geciktirdiği için 1999 yılında İzmir Princess Hotel,
tarihinin en büyük zararını yapmıştı. Hem geç hem de yanlış verilen
kararlar işletmeyi bu duruma taşımıştı... Fiyat indirmek dünyanın en
kolay, fiyatları arttırmak ise dünyanın en zor işi
olduğundan, ne hazin ki,bir daha çok uzun bir süre o zamanki fiyatlara
gelinemeyecekti...
Sonuç
olarak, yaklaşmakta olan krizi algılama, hissedebilme ve
öngörebilme yeteneği önemli ölçüde bilgili olmanın yanında tecrübeli
olmaktan da geçer. Gemiyi fırtınanın çıkacağını hissederek, fırtınadan
önce güvenli limanlara çekip demir atan, yada ani patlak veren bir fırtınada
gemiyi alabora etmeden rüzgarı arkasına alarak güvenli limanlara yol
alabilen gerçek bir kaptandır, kendisini fırtınanın ortasında bularak yanlış
manevralarla geminin batmasına yol açan ise, o apoletli üniformayı giyse
bile kaptan değildir..
MANTIKLI
BİR ŞEKİLDE DÜŞÜNEBİLMELİ, NEDEN SONUÇ İLİŞKİLERİNİ SÜRATLE
KURABİLMELİ, TÜNELİN SONUNDAKİ IŞIĞI GÖREREK, GEREKLİ KARARLARI
ZAMANINDA VE YERİNDE CESARETLE ALABİLMELİ VE ÇÖZÜM İÇİN HAREKETE GEÇMEKTE
GECİKİLMEMELİDİR...
Aksi
halde olası krizlerin etkilerine karşı koyamaz, onu kontrol altında tutamaz
ve krize rağmen bir çıkışı başlatamaz ve lehinize çeviremezsiniz.
Yaklaşmakta
olan krizlere göğüs germek için, böyle bir sorunla karşılaştığımız
anlarda panik olmamamız, parçalanmamamız, dağılmamamız, dimdik
kalabilmemiz için, işletmede HER KONUDA YENİDEN YAPILANMA gerekir.
Nasihat,feyiz
ve yaşanmış olaylardan ders alarak öğrenmek ve öğrendiklerini gerçek yaşamda
hayata geçirebilmek, öğrenmenin maliyetsiz tarafıdır, yaşayarak, başına
geldikten sonra öğrenmek ise öğrenmenin maliyetli tarafıdır.
Geniş bir açıyla olabildiğince uzağa bakın ve DÜŞÜNÜN…. Eminim felaket başınıza gelmeden önce mutlaka çareyi bulacaksınız…
31/Mart/2006 Adnan Şişman